Prostat ve mesane kanserlerinde periferik dolaşımda (sirkülasyonda) tümör DNA’sı (ctDNA), idrarda tümör DNA’sı (utDNA) ve/veya tümör hücresi (CTC) var olmasının klinik sonuçlara etkisi
-Konu içinde kimi araştırmalarda geçen “circulating tumor DNA- ctDNA” ve kimi araştırmalarda geçen “cell free DNA-cfDNA” eş anlamlıdırlar. İdrarda tümör DNA’sı “urinary tumor DNA” utDNA olarak kısaltılmıştır. utDNA idrarda serbest olarak tümör DNA’sı bulunmasıdır. CTC: “Circulating tumor cells”, periferik kan dolaşımında tümör hücrelerinin tespit edilmesi ya da var olmasıdır.
–CTC, ctDNA yada cfDNA analizleri literatürde “real time liquid biopsy” olarak adlandırılır. Periferik dolaşıma tümör hücrelerinin geçmesi “bu hücrelerin oluşumlarının ve büyümelerinin erken safhasında olduğu yani hücre siklusunun erken safhasında olduğu” ileri sürülmüştür(1). Tümör hücreleri (CTC’ler) ya primer kaynaktan ve/veya metastatik odaktan kan dolaşımına geçerler , kana geçtiklerinde yarı ömürleri oldukça kısadır (1-2.4 saat) (2,3). Epitelyal tümör hücrelerinin kan dolaşımında sürekli kalmaları açısından şartlar zordur, bunların bazıları spontan olarak yok olabilmektedirler, bu olaylar esnasında kanserli hastaların periferik kanında apopitoza uğramış yada parçalanmış CTC’lere rastlanmaktadır (4,5). Canlı (viable) CTC’lerin “sekonder organlara ekstravazasyon yoluyla geçtikleri, normal vasküler yapıların sekonder organlara bu hücrelerin geçişi için uygun yapıda olmadığı, normal damarsal yapıların bu yayılımı engellediği, çünkü aktive edilmiş platelets ve makrofajlar yoluyla bu hücrelerin geçişinin önlendiği , CTC’lerin uzak organlara geçişi için anormal vasküler yapının gerektiği belirtilmiştir (2,6). CTC’ler primer tümörden dolaşıma geçebildikleri gibi metastatik odaklardan da geçebilmektedirler. Kanser hastalarında primer tümörün rezeksiyonundan aylar-yıllar sonra periferik kanda CTC’ye rastlanması bunların sekonder metastatik odaklardan sirkülasyona geçtiğini göstermektedir (3,7). Periferik dolaşımda CTC olması metastaz için önemli bir risk faktörü olmakla birlikte her zaman metastazla sonuçlanmayabilmektedir yani bazen CTC’ler spontan olarak kaybolabilmektedir.
-Circulating cell free DNA (cfDNA) yada circulating tumor DNA (ctDNA) periferik kan dolaşımında tümör hücrelerine ait DNA’ların var olmasıdır. Tümör DNA’sı dolaşıma primer tümörden, CTC’lerden, mikrometastazlardan (yani görüntülemelerde görülemeyen ancak var olan metastatik odaklardan) yada metastazlardan geçebilir. Araştırmalarda malign olmayan hücrelerden de dolaşıma “cell-free DNA (cfDNA)” geçebildiği, bu normal cfDNA geçişinin “cerrahi, kemoterapi, radyoterapi” gibi normal dokuların da zarar görebildiği durumlarda olduğu belirtilmektedir(2). Periferk dolaşıma geçiş için izah edilen bu görüşlere rağmen tümör DNA’sının sirkülasyona geçiş mekanizması tam olarak bilinmemektedir. Kanserli hastalarda sirkülasyonda yüksek seviyede ctDNA bulunması hakkında en çok kabul gören açıklama “apoptotik ve nekrotik hücrelerden kana geçiş olduğu yada kana geçmiş parçalanmamış (intact) hücrelerin sonradan lysis olması yoluyla dolaşımda bulundukları” tarzındadır (8-11). Kanda cell-free tümör DNA’nın bulunması belirgin metastaz görülmese de bir anlamda mikrometastatik hücrelerin var olabileceğini akla getirir. Cell-free DNA’lar PCR-based microsatellite analizlerde single-nucleotide mutasyonların tespiti yada whole-genome copy number değişikliklerinin “digital PCR” yöntemiyle araştırılmaktadır, diğer bir ifadeyle ctDNA (cfDNA) analizleri temelde mutasyona uğramış DNA moleküllerinin tespitine dayanmaktadır. DNA fragmanlarının uzunluğu cfDNA’nın orijini hakkında bazı fikirler verebilmektedir, cfDNA nın yarı ömrü kısadır, karaciğerden ve böbreklerden elimine edilirler (“clearance” olur) (12,13). Böbrek fonksiyon bozukluğu “cell-free DNA clearance’nı (dolaşımdan temizlenmesini) etkilemektedir, bazı kanserli hastalarda cfDNA konsantrasyonunun yüksekliğinin bu sebebe bağlı olabileceği belirtilmektedir(2). İlginç olarak metastatik kolo-rektal kanserli hastaların %10 da periferik kanda tümör DNA’sı tespit edilemediği belirtilmiştir, bu durum bazı hastalarda dolaşıma tümör DNA’sı salınmadığı yada tümör DNA’sının böbreklerden yüksek oranda elimine edilmiş olabileceği görüşüyle izah edilmektedir (14). Bir diğer ilginç durum da “kanseri invaziv olmayan (non-invasive) bazı hastalarda nadiren periferik kanda tümör DNA’sı görülebilmesidir. Ta tümörlerde (invaziv olmayan tümör) bazal membran intact’dır, yani tümör tarafından invaze değildir, bazal membran kan ve lenf damarlarından zengindir, invaze olmayan bazal membrandan dolaşıma tümör DNA’sının geçmiş olma ihtimali çok düşüktür, Ta tümörlü bir vakada periferik kanda tümör DNA’sının bulunması interstisyel sıvıya tümör DNA’nın geçmiş olabileceği görüşüyle izah edilmektedir. Yani tümör DNA’sının doğrudan vasküler elemanlarla değil insterstisyel sahaya sızma yoluyla dolaşıma geçebileceği ileri sürülmektedir(15). Tümör DNA’sına idrarda da rastlanabilmektedir, özellikle mesane tümörlerinde. Birkenkamp-Demtröder et al invaziv olmayan kanserli hastalardan progresyon görülenlerin idrarında progresyon olmayan ama nüks görülen hastaların idrarına göre daha yüksek seviyede tümör DNA’sının tespit edildiğini belirtmişlerdir(16). Yani idrardaki tümör DNA’sı oranının (utDNA oranının) progresyon görülenlerde progresyon olmayıp sadece nüks görülenlere göre daha yüksek oranda olduğu belirtilmektedir.
-Teorik olarak kanseri olmayan bir kişide periferik kanda (sirkülasyonda) malign tümör hücresine ve/veya tümör hücresinin DNA’sına rastlanması beklenmez. Kanser olmadığı düşünülen kişide sirkülasyonda tümör hücresine rastlanması ve/veya tümör hücresinin DNA’sına rastlanması o kişide kanser araştırmasının yeterli yapılmamış olabileceğini veya tetkiklerde tespit edilemeyen kanserin var olabileceğini düşündürür yada yapılan test sonucu güvenilir olmayabilir.
-Sirkülasyonda tümör hücresi bulunması (CTC) ile tümör DNA’sı (ctDNA) bulunması çoğu zaman aynı sonuca ulaştıran bazen de farklı sonuçlara ulaştırabilecek testlerdir. Bir kişide CTC tespit edildiğinde o kişide ctDNA’nın da pozitif olması muhtemeldir yada pozitif sonuç çıkması şaşırtıcı olmaz. Periferik kandan alınan örnekte CTC, ctDNA’dan başka circulating cell-free RNA da araştırılabilmektedir. “The cancer genome atlasda (TCGA)” adeleye invaziv mesane kanserli (MIBC’li) 131 hastada DNA analizleri sonucunda 32 mutasyona uğramış (mutant) genin yüksek sıklıkta bulunduğu ve bu mutasyonların çoğunlukla “hücre siklusunda (in the cell cycle) olduğu, kromatin regülasyonunda olduğu, kinase signaling pathways” da olduğu belirtilmiştir (17). Uretelyal kanserlerde intratümöral heterojenite (ITH) ve mutasyonal kitle yüksektir, bu iki faktör bölünen her hücrenin diferansiasyonunu değiştirmektedir, ITH sonuçta tümör progresyonuna ve tedaviye direnç gelişmesine yol açmaktadır(18). Progresyon görülen kanserlerde ITH daha yüksek görülmektedir.
-ctDNA bir anlamda bütünlüğü bozulmuş tümör hücrelerinin kan dolaşımında yüzen komponentidir. ctDNA pozitif yada negatif olarak değerlendirilir. CTC ise nümerik olarak değerlendirilir. CTC genellikle “7.5 ml periferik kanda 5 yada daha fazla tümör hücresine rastlananlar ile 5 den az tümör hücresine rastlananlar” karşılaştırılarak yapılmaktadır. Bazı araştırmalarda sirkülasyonda sayısal olarak 1 CTC bulunması da “ CTC pozitif” olarak kabul edilmektedir. CTC’ye çoğu zaman değişik solid tümörlerde rastlandığı belirtilmekle birlikte bazen sağlıklı bireylerde de rastlanabildiği belirtilmektedir (19). CTC’ler kimi zaman sirkülasyonda yıkılmalarına, parçalanmalarına ya da dormant durumda kalmalarına rağmen bazen kemik iliğine yerleşerek mikrometastaza yol açabilirler(20).
-CTC çalışmalarında bir hücrenin malign olup olmadığına doğrulukla karar verebilmek güçtür. Değişik kanserlerle ilgili ince iğne aspirasyon biyopsilerinde (fine needle aspiration biopsy, FNA) veya vücut sıvılarında (örneğin idrarda) sitolojik tetkiklerde malignite teşhisi koyabilmek yada malignite yoktur diyebilmek kararı bazen güçlükler gösterir. Bu sebeple CTC sonuçları çoğu zaman kötü sonuçların prediktörü olmakla birlikte her zaman güvenilir olamamaktadır. CTC hücrelerinin viable olması kanser kararı vermek yada metastaz riski açısından önemli bir kriterdir. Periferik kanda CTC ‘ye rastlanmasa bile yada CTC sayısı 5 den az olsa bile ctDNA’nın var olması metastaz riski açısından güçlü bir prognostik göstergedir.
-ctDNA yada cfDNA ilk defa 1977 de klinik önemi olan bir biomarker olarak keşfedilmiştir(21). Prostat kanseri de dahil birçok metastatik kanserde (örneğin meme, kolorektal, akciğer kanserlerinde) sirkülasyonda tümör hücresi bulunması(CTC) ile tüm sağ kalımda azalma arasında güçlü ilişki olduğu bildirilmiştir(22-25). Çok merkezli çalışmalarda metastatik meme kanserlilerin %70 de CTC tespit edildiği, kontrol gurubunun ise %1 de CTC tespit edildiği bildirilmiştir (23,26). CTC’den ve/veya ctDNA sonuçlarından prognoz tayininden başka sistemik tedavi gören metastatik hastaları takiplerinde de yararlanılmaktadır. Akciğer ve kolon kanserlerinde yapılan önceki çalışmalarda ctDNA’nın “radyografik progresyon tespit edilmeden önce moleküler seviyede rezüdüel oluşumları (molecular residual disease-MRD) belirlemede yani mikrometastazları öngörebilmede” değerli bir biomarker olduğu bildirilmiştir (27-30). Bu çalışmalarda radyografik progresyonun belirlenmesinden aylar-yıllar önce ctDNA’nın progresyonu öngörebildiği belirtilmektedir. Yine bu çalışmalarda ctDNA’nın tedavilerle sirkülasyondan kaybolmasının (clearance) klinik sonuçlarla uyumlu olduğu da görülmüştür.
-FDA metastatik meme kanserlerinde CTC araştırmaları için “CellSearch System” ile tespit edilebileceğine onay vermiştir. Bu sistem otomatize CTC sayımı için ilk standardize sistemdir, periferik kandan ayrı olarak “epitelyal hücreleri bir arada tutan adezyon moleküllerini eksprese eden hücrelerden (EpCAM) immünomagmetik olarak zenginleştirilmiş, periferik kanda otomatik olarak cytokeratin için ve nükleik asit için immün floresan boyama yapan bir sistemdir.
-İdrarda tümör DNA’sı (urinary tumor DNA, utDNA) araştırmalarının klinik pratikte, özellikle mesane kanserlerinde yüksek yararı görülmektedir. utDNA araştırmalarından en başta “BCG tedavisi gören yüksek riskli adeleye invaziv olmayan mesane kanserli (NMIBC) hastalarda nüks ve tedaviye cevabın belirlenmesinde” yararlanılmaktadır. Klinik olarak NMIBC’li hastaların idrarında utDNA testinin pozitif olması o hastanın invaziv kansere dönüştüğünün kesin kanıtı değildir ancak güçlü ihtimalle tümörün devam ettiğini, tedavinin effektiv olmadığını göstergesi olabilir. Yüksek risk gurubu bir hastada yada BCG tedavisine cevap alınamamış bir hastada idrarda utDNA pozitif olması ihtiyatla karşılanmalıdır, yüksek ihtimalle bu hastaya radikal sistektomi yada alternatif tedaviler gerekebilecektir. NMIBC’lilerde idrarda utDNA pozitif olabilmesine rağmen sirkülasyonda ctDNA’nın negatif olması beklenir. Adeleye invaziv mesane kanserlerinde (MIBC’lerde) utDNA’nın pozitif olması muhtemeldir, idrarda utDNA pozitifliğinin MIBC’ler için klinik karar vermede muhtemelen ilave bir yararı olmamaktadır, bu hastalarda idrara tümör DNA’sının geçmiş olması yani utDNA pozitif olması beklenen bir durumdur. İdrarda tümör DNA’sı (utDNA) testi standart tetkiklerle (sistoskopi, sitoloji ile) tespit edilemeyen kanserlerin tespitinde avantaj sağlamaktadır, nüks daha erken tespit edilebilmektedir.
-CTC ve ctDNA testlerinden “görüntüleme tetkiklerinde metastatik bulgunun ortaya çıkışından daha önce metastatik progresyonu öngörmede, uygulanan tedavinin etkin olup olmadığını takipte ve sonuca göre tedaviye bir rezistans varsa alternatif tedaviye geçmeyi erken karar vermede (early switch)” yararlanılmaktadır. ctDNA konsantrasyonu CTC’den daha yüksek dinamik değer göstermekle birlikte her zaman viable tümör kitlesi hakkında yeterli fikir vermemektedir (31,32).
-Li et al seri ctDNA ve/veya utDNA ölçümlerinin amaç olarak prostat kanserinde PSA ölçümleri ile analog (benzer özellikte) olduğunu belirtmektedirler. Nasıl ki PSA ölçümleri ile nüks araştırması, tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi yapılabiliyorsa ctDNA/utDNA ölçümleri ile de lokalize adeleye invaziv mesane kanseri (MIBC) tedavisine cevabın araştırılabileceğini, ctDNA/utDNA’nın mesane kanserleri için biomarker olarak kabul edilebileceğini belirtmektedirler (33). Prostat kanserinde radikal tedaviden sonra PSA’nın yükselmesi radyografik yada semptomatik nüksten önce görülür. ctDNA/utDNA pozitifliği de MIBC’lerde metastazdan önce ilk belirti olabilir. Li et al makalelerinde “ctDNA’nın lokal nükslü hastalar için sensitivitesinin sınırlı olması sebebiyle mesane koruyucu yaklaşım için (üçlü tedavi-TMT için) uygun hasta seçiminde yetersiz olacağını” , faz II RETAIN 1/2 çalışması sonuçlarında da “neoadjuvant tedaviden sonra mesane koruyucu tedaviye uygun hastaları belirleyebilmede ortalama 32.3 aylık takipte rezüdüel kanser için ctDNA’nın sensitivitesinin %9.5 olduğunu” belirtmektedirler. Diğer yandan Li et al rezüdüel kanser için utDNA’nın sensitivitesinin çok daha iyi olduğunu, NIAGARA çalışmasında sistemik tedaviden sonra RC’den önce utDNA negatif olanlarda patolojik komplet cevabın (pCR) %72 olduğunu vs utDNA pozitif olanlarda ise pCR’ın %18 olduğunu belirtmişlerdir (33).
– Faz II HCRN GU 16-257 çalışmasında da “negatif utDNA ile klinik komplet cevabın anlamlı derecede ilişki gösterdiği, negatif utDNA olanlarda mesane “intact” survival’ın (mesanenin korunabildiği, mesanenin alınmasını gerektirmeyen survival’ın) daha iyi olduğu, bu sonuçlar için sensitivitenin %96 ve spesivitenin de %60 olduğu bildirilmiştir (34). Sistemik tedaviden sonra (neoadjuvant kemoterapiden sonra, NAC’den sonra) mesane koruyucu tedaviye (TMT’ye) karar vermek için lokal nüks olmaması, sistemik yayılım şüphesi olmaması oldukça önemlidir, radyografik olarak lokal nüks yada metastaz görülmese de lokal nüks riskini belirlemede utDNA’nın yararlı olduğu görülmektedir.
Prostat kanserlerinde sirkülasyonda CTC ve ctDNA bulunmasının klinik önemi
-Prostat kanserleri için CTC ve/veya ctDNA araştırmaları lokalize kanserlerde, hormona duyarlı metastatik kanserlerde ve kastrasyon rezistant prostat kanserlerinde başlıklarında tartışılacaktır. Bu araştırmalarda temel amaç “CTC sayısına göre ve/veya ctDNA pozitif olup olmamasına göre prognozu öngörebilmek, sonuçların progresyonu öngörmeye katkısını belirlemek, radikal tedaviden sonra biyokimyasal nüks ile ilişkisi olup olmadığını araştırmak, sonuçlara göre gerektiğinde tedavi değişiklini” yapmaktır.
-Pca’lerinde CTC ile ilgili çalışmaları ağırlıklı olarak ileri evre Pca’lerinde tedaviye cevabı değerlendirme ve CTC ile survival ilişkisini değerlendirme üzerine yapılmıştır(22,35,36). Lokalize prostat kanserlerinde pre-op yapılan bazı CTC araştırmalarında sirkülasyonda CTC var olmasının unfavorable patolojik sonuçlarla (ekstraprostatik yayılım, lenf nodu metastazı yada PSM gibi) ve nüksle ilişki göstermediği belirtilmiştir(37,38). Bu konudaki çalışmalarda CTC oranlarında farklılık görülmektedir. Bu farklılığın sebebinin “çalışma yöntemlerinden farklılığından ve klinikopatolojik göstergelerin farklığından” kaynaklandığı belirtilmektedir(39).
Lokalize prostat kanserlerinde CTC, ctDNA çalışmaları ve sonuçları
-Davis et al nın lokalize prostat kanserilerde periferik kanda “CellSearch System” ile CTC çalışmalarında; lokalize prostat kanseri olduğu klinik olarak kanıtlanmış T1-3NxM0 evrede prostat kanseri tedavisi görmemiş 97 hastanın ve 6 ay önce negatif biyopsi sonucu olan PSA değeri 2.5-10 ng/ml olan 25 hastanın periferik kan örneklerinde CTC araştırılmıştır. CTC pozitifliği için kriter “yuvarlak-oval morfoloji, visible nucleus, cytokeratin ile pozitif sitoplazmik boyanma, CD45 ile negatif boyanma” olarak tanımlanmıştır.
–Lokalize prostat kanserli 97 hastadan 77 hastada bazalda (cerrahiden önce ilk kan örneğinde) CTC bulunmadığı (negatif CTC), diğer 20 hastada ise 1 yada daha fazla CTC bulunduğu,
-bazalda 25 kontrol bireyinden 20 hastada CTC negatif olduğu ve 5 hastada ise CTC pozitif bulunduğu, CTC pozitifliği iki gurupta karşılaştırıldığında bazalda lokalize kanserlilerde %21 vs kontrol gurubunda %20 (ns) olduğu, lokalize kanserli olup bazalda CTC (-) olan 77 hastadan 65 hastada (%84) RP’den sonra da CTC’nin (-) olduğu, fakat 8 hastada (%10) CTC (+) bulunduğu,
-bazalda CTC (+) olan RP yapılan 20 hastadan 18 hastada cerrahiden sonra CTC’nin (-) olduğu ve 3 hastada pozitifliğin devam ettiği, (bazalda CTC negatif olan 77 hastadan 9 hastada cerrahiden 2-3 gün sonraki ölçümlerde CTC pozitif iken bu 9 hastadan 7 hastada 6.haftada CTC’nin negatifleşmiştir),
-sonuç olarak lokalize prostat kanserlilerde CTC sonuçlarının klinik ve patolojik bulgularla korelasyon göstermediği, 5 den daha yüksek CTC örneği görülen kanserli 1 hastada CTC sayısının 59 olduğu ve bu hastada patolojik evrenin pT3aN0, GS 3+4, PSM(-) olduğu, 10 aylık takipte BCR görülmediği, CTC’nin 5 den yüksek olmasının literatür verilerine göre meme ve diğer kanserlerde prognozla korelasyon gösterdiği fakat lokalize prostat kanserlerinde sirkülasyonda CTC sayısının düşük olduğu ve kanserli olmayan hastaların sonuçlarıyla benzerlik gösterdiği, CellSearch sistem CTC testinin diagnostik ve prognostik olarak lokalize prostat kanserlerinde yararlı olmadığı bildirilmiştir(40). Davis et al nın bu sonuçlarından da görüldüğü gibi lokalize prostat kanserlilerde bazaldaki ortalama CTC oranı ile kanserli olmadığı kabul edilen kontrol gurubunun ortalama CTC oranı benzerlik göstermektedir. Lokalize prostat kanserlilerden bazalda CTC (+) olanların büyük çoğunluğunda (20 hastadan 18 hastada) RP’den sonra CTC (-) olmuştur. Bu sonuçlar göz önüne alındığında klinik olarak lokalize olduğu kabul edilen prostat kanserlilerde CTC (+) olsa bile radikal prostatektomiden vazgeçilmemesi gerektiği, bazalda CTC (+) olanların büyük çoğunluğunun RP’den sonra negatifleştiği sonucu çıkarılabilir.
-Stott et al lokalize prostat kanserli 19 hastadan 8 hastada RP öncesi CTC (+) olarak tespit edildiğini (%42), CTC (+) olmasının yada negatif olmasının pre-op PSA seviyesi, pre-op GS, pre-op biyopsi bulguları yada ameliyat sonrası patoloji sonuçları ile korelasyon göstermediğini (ns), pre-op CTC(+) olan 8 hastanın post-op takibinde 6 hastada kısa sürede CTC’nin kaybolduğunu (negatifleştiği) ve diğer 2 hastada CTC’nin kaybolmasının 3 ayı bulabildiğini, pre-op CTC sayısı cutoff değerden düşük olan 11 hastada takipte CTC’nin geçici artış gösterdiğini bildirmişlerdir(41). Stott et al metastatik prostat kanserlilerde de CTC durumunu araştırmışlardır; 36 hastadan 23 hastada (%64) periferik kan örneğinde CTC tespit ettiklerini (range 14-5000 CTC/ml), effektiv tedaviye başladıktan sonra CTC sayının düştüğünü, CTC hücrelerinden ekstrakte edilen RNA’da “prostat kanserine özgü TMPRSS2-ERG füzyonunun” 20 hastadan 9 hastada (%45) tespit edildiğini, bazal keratin pozitifliği ve PSA ile pozitif CTC arasında zayıf korelasyon olduğunu, effektiv tedaviden sonra CTC hücrelerinin azaldığını bildirmişlerdir(41).
Lokalize prostat kanserlilerde sirkülasyonda tümör hücresi (CTC) var olması ile radikal prostatektomi sonrası biyokimyasal nüks ilişkisi
-Prostat kanserinde evre, nüks, progresyon, metastaz araştırmalarında PSA ve türevleri uzun yıllardan beri kullanılan, sonuçları üzerinde genel olarak konsensus sağlanmış bir marker’dır. Bununla birlikte PSA değerine göre progresyon ve metastaz riskini öngörebilmede bazı sorunlar vardır. mpMRI, PSMA PET/CT gibi yeni nesil görüntüleme gereçlerinde gelişmeler prostat kanserinde belirsizlik taşıyan konularda daha tatmin edici sonuçlar sağlamıştır.
-RP sonrası hastaların ortalama %30 da biyokimyasal nüks (BCR) görülmektedir, BCR’lülerin bir kısmında sonradan klinik nüks gelişmektedir. BCR sonrası adjuvan tedavilere (RT ve/veya ADT) başlanmasının survival’a olumlu katkısı olmaktadır ancak her BCR’ün klinik nükse dönüşmemiş olabilmesi sebebiyle BCR’lü her hastaya adjuvant tedavi başlanıp başlanmaması tartışmalıdır. Bu sebeple klinik nükse dönüşebilecek hastaları belirleyebilmek veya RP histopatolojik sonucuna göre BCR gelişebilecek hastaları erken belirleyebilmek için biomarker’lara ihtiyaç duyulmaktadır. Klinik olarak yararlı olabilecek biomarker’ın özellikleri “objektif olarak ölçülebilmesi ve normal biyolojik gelişmeleri, patolojik gelişmeleri yada tedaviye farmakolojik cevabı gösteren karakterde olması “ olarak belirtilmiştir (42). ctDNA ve CTC’nin bu konuda umut verici biomarker’lar olabileceği varsayılmaktadır. Sirkülasyondaki tümör hücrelerinin veya sirkülasyonda tümör hücrelerine ait DNA yapılarının belirlenmesinin prostat kanseri de dahil birçok kanser tipi için prognostik önemli olduğu bazı araştırma sonuçlarında bildirilmiştir(2,40).
-Radikal prostatektomi sonrası sirkülasyondaki tümör hücresi ile biyokimyasal nüks ilişkisinin araştırıldığı prospektif çalışmada; 2014-2016 döneminde RP sonrası undetectable PSA seviyesi sağlanan 203 hastanın çalışmaya alındığı, RP’den 2-6 ay sonra (ortalama 4.5 ay sonra) CTC örneklerinin alındığı, BCR kriteri olarak PSA>0.2 ng/ml nin kabul edildiği, ortalama takibin 41.8 ay olduğu, pre-op bazalda 105 hastada CTC(+) bulunduğu,
-pre-op PSA, patolojik GS, prostatektomi spesmenindeki kanser volümü ile CTC pozitifliği arasında anlamlı ilişki bulunmadığı(ns),
-RP sonrası undetectable PSA seviyesi olan 203 hastadan 73 hastada (%36) CTC tespit edildiği, 3 yıllık biyokimyasal nükssüz survival’ın RP’den sonra CTC negatif hastalarda versus CTC pozitif olanlara göre anlamlı derecede daha yüksek olduğu(% 81.6 vs %48.9, p<0.001),
-çok değişkenli analizlerde post-op CTC var olmasının BCR riski için bağımsız prediktör olduğu(p<0.001) bildirilmiştir(39). Bu sonuçlardan “RP’den sonra undetectable PSA seviyesi sağlansa bile CTC (+) olanlarda negatif olanlara göre biyokimyasal nüks riskinin anlamlı derecede yüksek olduğu görülmektedir.
– Meyer et al nın lokalize prostat kanserlilerde pre-op CTC sonucunun erken BCR’ü öngörmede katkısını araştırdıkları çalışmalarında da (37) ; 2009 da RP yapılan 152 hastadan pre-op 7.5ml periferik kan örneğinde “CellSearch” teknikle CTC araştırıldığı, 135 hastanın takip sonuçlarının var olduğu,
-ortalama PSA’nın 6.6 ng/ml olduğu, “yüksek grade’li kanserin 4+3” olarak kabul edildiği ve 39 hastada (%25.9) yüksek grade’li kanser var olduğu, 10 hastada da (%6.6) LNI var olduğu,
-1 yada daha yüksek CTC var olmasının pozitif kabul edildiği, 17 hastada (%11.2) CTC pozitif bulunduğu,
–CTC pozitifliği ile PSA, Gleason grade, lenf nodu durumu arasında anlamlı derecede ilişki bulunmadığı, final patolojide CTC pozitif hastaların çoğunluğunun pT2 ve pN0 oldukları, ortalama takibin 44.3 ay olduğu,
–CTC sayısı 0 olan vs yada daha yüksek olan hastalarda biyokimyasal nükssüz survival’ın sırayla %68 vs %72 (ns) olduğu (diğer bir ifadeyle CTC sayısı ile BCR’süz survival arasında anlamlı ilişki bulunmadığı), pT2 hastalarda biyokimyasal nükssüz survival’ın pT3a ve pT3b hastalara göre anlamlı derecede (s) daha yüksek olduğu, patolojik evre
pT3 olanlarda CTC pozitifliğinin BCR için prediktör olduğu (s), sensitivite analizlerinde CTC sayısının 2 yada daha yüksek olmasının BCR ile anlamlı derecede korelasyonu olmadığı (ns),
-sonuç olarak lokalize prostat kanserlilerde RP öncesi “CellSearch” teknikle yapılan CTC araştırmasında CTC’ne yüksek oranda rastlanmadığı, CTC ile PSA arasında ve CTC ile biyokimyasal nüks arasında anlamlı derecede korelasyon bulunmadığı yani CTC’nin biyokimyasal nüks için prediktör olmadığı bildirilmiştir (37). Bu araştırma sonucuna göre RP sonucunda yüksek evreli olanlarda CTC (+) olmasının biyokimyasal nüks için prediktör olduğu, düşük evrelilerde (pT2 evrelilerde) CTC durumu ile biyokimyasal nüks arasında anlamlı derecede ilişki bulunmadığı görülmektedir. CTC testi yapılmasa bile yüksek patolojik evreli hastalarda (patolojik evre pT3 olanlarda) BCR gelişmesi ihtimali daha yüksektir, yani yüksek patlojik evredekilerde BCR riskini öngörebilmek için CTC araştırılması çok yararlı olmasa gerekir.
Metastatik hormona duyarlı prostat kanserlilerde CTC araştırmaları ve sonuçları
– Allard et al nın metastatik prostat kanserlerinde (mPCa) ve kontrol gurubu olarak sağlıklı, malignitesi olmayanlarda periferik kanda CTC araştırmalarında; mPCa’lilerin %57 sinde (188 hastadan 107 hastada) versus kontrol gurubunda %0.3 hastada (344 hastadan sadece 1 hastada) CTC tespit edildiğini bildirmişlerdir(43). Görüldüğü gibi mPCa’lilerde sağlıklı bireylere göre oldukça yüksek oranda CTC’ye rastlanmıştır; bu sonuç şaşırtıcı değildir, kaldı ki bu hastaların metastatik olmaları sebebiyle CTC araştırması bu hastaların klinik durumunu belirlemek için ilave bir yarar sağlamamaktadır, ancak tedavi sonrası CTC durumunda değişiklik olup olmamasına göre prognoz öngörülebilir.
-Schwarzenbach et al nın prostat kanserlerinde kanda “cell-free tümör DNA’sının (yada ctDNA’nın) CTC ile ilişkisini, marker olarak önemini araştırdıkları çalışmalarında; 81 prostat kanserlide kanda CTC ve cfDNA’nın araştırıldığını, M0 ve M1 hastalarda plazmada cfDNA’nın sırayla %45 ve %58.5 olduğunu, yine M0 ve M1 hastalarda CTC pozitifliğinin sırayla %71 ve %92 olduğunu, CTC’nin tümör evresi ve GS yüksekliği ile anlamlı derecede (s) ilişki gösterdiğini, plazma cfDNA seviyesinin de lokalize (M0) ve metastatik (M1) kanserlerde kanser evresi ile anlamlı derecede (s) ilişki gösterdiğini, kanserli hastalarda kandaki cfDNA konsantrasyonu ile kanda CTC pozitifliği arasında anlamlı derecede ilişki var olduğunu bildirmişlerdir(19). Schwarzenbach et al periferik kandaki cfDNA’nın sadece primer tümörden değil sirkülasyondaki tümör hücrelerinden de kana geçtiğini belirtmişlerdir.
Schwarzenbach et al daha önce yaptıkları araştırmalarında prostat kanserlilerin kemik iliğinden alınan örneklerde Pca hücrelerinin varlığı ile aynı kemik iliğinde prostat kanserine ait cfDNA tespit ettiklerini bildirmişlerdir(44). Kemik iliği biyopsisi invaziv bir girişim olduğundan bu araştırmalar artık sirkülasyondaki kanda yapılmaktadır.
-Okegawa et al androjen deprivasyon tedavisi (ADT) almamış metastatik prostat kanserlilerde “CTC sonucuna göre ADT’ne duyarlılık süresini ve CTC’nin bu duyarlılık süresi için prognostik önemini” araştırmışlardır(45). ADT öncesi 80 metastatik prostat kanserlide yapılan araştırmada 44 hastada (%55) 5 yada daha fazla CTC var olduğu, diğer hastalarda 5 den az CTC var olduğu, 5 den az CTC olanlar versus 5 den fazla CTC olanların androjen deprivasyon tedavisine ortalama duyarlılık sürelerinin 32 ay vs 17 ay (s) olduğu, analizlerde “CTC var olmasının, nadir PSA’nın ve Gleason skoru”nun herbirinin ADT’ne duyarlılık için prognostik faktörler olduğu bildirilmiştir.
–Moreno et al mPca’lilerde CTC’nin survival için prediktör olduğunu, “7.5 ml periferik kanda 5 yada daha fazla CTC olanlarda tüm sağ kalımın (OS) oldukça kötü olduğunu” bildirmişlerdir(46).
Kastrasyon rezistant prostat kanserlilerde CTC ve ctDNA çalışmaları ve sonuçları
-Metastatik kastrasyon rezistant prostat kanserlerinde (mCRPC’lerinde) tedavi sonrası PSA değişiklikleri bazen tedavi kararını etkilese de PSA sonuçlarındaki değişikliklerin klinik yararı tartışmalıdır(47).Benzer bir yorum “CRPC’lerinde bazaldaki CTC sayısı ile survival ilişkisi” için de yapılmaktadır. CRPC’lerinde yapılan araştırmalarda bazaldaki CTC sayısı ile survival arasında ilişki olduğu fakat bu ilişkinin sonuçları değerlendirmek için yeni bir bakış açısı getirmediği (48), bazı araştırmalarda ise tedavi sonrası CTC sayısında %30 yada daha fazla azalmanın güçlü prediktiv önem taşıdığı belirtilmiştir(49). Konuyla ilgili diğer çalışmalarda da benzer sonuçlar görüldüğü, bazı çalışmalarda survival’ı öngörmede CTC’nin PSA’dan daha üstün olduğu, periferik kanda 5 den fazla CTC olan CRPC’lilerde abirateron uygulanması ile CTC sayısının 5 den aza düştüğü belirtilmiştir(22,50,51).
-CRPC’li 59 hastada taxane bazlı kemoterapiden önce serumlarında cfDNA araştırmasında; 59 hastanın 48 inde(%81.4) taxane bazlı kemoterapi sonrası belirgin derecede PSA düşüşü sağlandığı, ortalama takibin 15 ay olduğu, tüm hasta gurubunda ortalama cfDNA konsantrasyonunun 27.71 ng/ml olduğu, PSA düşüşü %30 dan az olanlarda cfDNA seviyesinin 55.03 ng/ml ve üzerinde olduğu(s), tedaviden sonra PSA azalması bazal değerlere göre %80 den fazla olanlarda cfDNA konsantrasyonunun anlamlı derecede (s) daha düşük olduğu, cfDNA yoğunluğunun ve hemoglobin seviyesinin PSA cevabı için anlamlı prediktör oldukları, tek ve çok değişkenli analizlerde cfDNA seviyesinin tüm sağ kalım açısından bağımsız prediktör olduğu(s) bildirilmiştir(52).
-Scher et al nın “metastatik kastrasyon resistant prostat kanserlerinde CTC’nin prognostik marker olarak önemini” araştırdıkları çalışmalarında; bazaldaki yüksek LDH seviyesinin, CTC sayısının, PSA değerinin ve düşük albumin seviyesinin her birinin prostat kanseri sebebiyle ölüm riskini anlamlı derecede arttıran farktörler oldukları,
-tedavi sonrasında 4-8-12.haftalarda CTC sayısındaki değişikliklerin ölüm riski ile anlamlı derecede (s) güçlü ilişki gösterdiği, PSA değişikliğinin (artışının) ölümle orta derecede ilişki gösterdiği (s), survival için kombine olarak LDH ve CTC’nin prediktiv faktörler olduğu, CTC’deki progresyon (artış) süresinin ölümle orta derecede ilişki gösterdiği bildirilmiştir(35). Scher et al CTC sayımının 10 ml periferik kan örneğinde “CellSearch and CellTracks” sistemle yapıldığını, CTC pozitif kararının “nukleusun cytokeratin ile boyanması ve CD-45 ile boyanmaması” sonucuna göre verildiğini belirtmişlerdir. Çalışmada CRPC’li 276 hastadan 164 hastanın first-line kemoterapi almış oldukları, analizlerin yapıldığı zamanda 164 hastadan 103 hastanın (%61) ölmüş olduğu, ortalama survival’ın 19 ay olduğu, kalan 51 hastanın 22 aydanberi sağ oldukları, kemik tutulumu olan hastalarda CTC sayısının yaygın visseral tutulumu olanların CTC sayısından daha yüksek (ns) olduğu,
-bazalda yüksek LDH değeri olanlarda, yüksek CTC sayısı olanlarda (4 den yüksek) ve yüksek PSA değeri olanlarda ölüm riskinin artmış olduğu, ilk teşhisteki GS’nun ölüm riski ile ilişki göstermediği belirtilmiştir(35).
-Thalgott et al nın lokal ileri evre 20 prostat kanserli hastada ve metastatik kastrasyon resistant (mCRPC) prostat kanserli 40 hastada, kontrol gurubu olarak da sağlıklı 15 volenter kişide yaptıkları CTC çalışmasında(38); CTC sayısının mCRPC’lilerde lokal ileri evredekilere göre anlamlı derecede (s) daha yüksek olduğu, lokal-ileri evredekilerle kontrol gurubunun CTC sayılarının benzer derecede (ns) olduğu, kemik metastazı ve visseral metastazı olanlarda CTC sayısının en yüksek oranda olduğu, sadece visseral metastazı olanlarda CTC sayısının kontrol gurubu ile benzer oranda (ns) olduğu, CTC sayısı ile alkelen fosfataz seviyesi arasında pozitif korelasyon (s) bulunduğu, CTC sayısı ile LDH seviyesi arasında pozitif korelasyon (s) bulunduğu, CTC sayısı ile hemoglobin seviyesi arasında negative korelasyon (s) bulunduğu, CTC sayısı ile PSADT arasında negative korelasyon (s) bulunduğu,
-CTC cutoff seviyesi 3 olarak kabul edildiğinde “CTC sayısı 3 yada daha yüksek olanlarda 3 den az olanlara göre tüm sağ kalımın (OS) anlamlı derecede (s) daha kısa olduğu, sonuç olarak CTC’nin özellikle kemik metastazlıvisseral metastazlı mCRPC için prognostic moleküler bir marker olduğu bildirilmiştir (38). Thalgott et al lokalize prostat kanserlerinde düşük oranda CTC tespit edilmesinin (normalde CTC olmaması beklenir) “selektiv olarak hedeflenmiş EpCAM” sisteminden kaynaklanabileceğini, epitelyal-mezanşimal değişim esnasında bozulmuş adezyon moleküllerinden kaynaklanabileceğini belirtmişlerdir.
-Garcia et al hormona dirençli metastatik 41 prostat kanserlide CTC’nin survival için prediktör özelliğini araştırmışlardır; daha yüksek sayıda CTC var olanlarda survival’ın daha kötü olduğunu bildirmişlerdir(53).
-İkibinli yılların başlarında prostat kanserlerinde CTC çalışmaları daha ağırlıklı olarak metastatik prostat kanserlilerde yapılmıştır. O günlerden günümüze prostat kanserlilerde CTC araştırmaları popülarite yada yaygınlık kazanmamıştır. Prostat kanserinde CTC araştırmaları akademik çalışmalar düzeyinde kalmış olup günümüzde klinik pratikteki yeri düşük olarak görünmektedir. Lokalize prostat kanserinde PSA ve türevlerinin (örneğin PSAD, PSADT), mpMRI, PSMA PET/CT gibi gereçlerin pratik uygulanabilirliği CTC’ye göre daha kolaydır. Bu sebeplerle şu andaki verilere göre lokalize prostat kanserlerinde “CTC” RP’den sonra biyokimyasal nüksü öngörmede kısmen yararlı olabilmektedir. BCR’ü öngörmede PSMA PET/CT gibi diğer gereçlerin yararı göz önüne alındığında lokalize prostat kanserlilerde CTC’nin yeni bir bakış açısı getirmediği görülmektedir. Yeni teşhis edilen prostat kanserlerinin çoğunluğunun düşük evreli olması (Grade Gurup 1) da göz önüne alındığında lokalize prostat kanserlerinde CTC araştırmalarının mevcut gereçlere daha üstün prognostik özelliği görülmemektedir.
Metastatik ve/veya kastrasyon rezistant prostat kanserlilerde CTC sayısına göre tedaviden alınan cevaplar farklı olmaktadır. Bu evredeki hastalardan CTC sayısı düşük olanlarda yüksek olanlara göre hormona duyarlılık süresinin daha uzun olduğu görülmektedir. Metastatik evredeki hastaların survival’ı göz önüne alınırsa CTC araştırmasının bu hastalarda yüksek yararı olmamaktadır.
Mesane kanserlerinde sirkülasyonda CTC ve/veya ctDNA bulunmasının, idrarda tümör DNA’sı (utDNA) bulunmasının klinik önemi
-CTC ve/veya ctDNA çalışmaları ilk olarak meme kanseri, akciğer kanseri ve kolorektal kanserlerde yapılmıştır. Bunlardan alınan sonuçların klinik sonuçlara katkısı görülmüştür. Zamanla prostat kanseri ve mesane kanseri gibi ürogenital sistem kanserlerinde de CTC/ctDNA araştırmaları yapılmıştır. Prostat kanserinde bu araştırma sonuçlarının klinik uygulamalara katkısının sınırlı olduğu görülmüştür. Mesane kanserleri için prostattaki PSA gibi bir biomarker olmaması, mesane kanserinin hızlı seyri, daha kısa sürede evrenin yükselebilmesi özelliklerinden dolayı bunlarda metastatik özelliklerin erken tespiti oldukça önemli olmaktadır . Bu sebeplerle mesane kanserlerinde CTC ve/veya ctDNA araştırmaları özel bir önem taşımaktadır.
-Mesane kanserlerinde CTC ve/veya ctDNA çalışmaları “NMIBC’lerde ve lokalize MIBC’lerde” ayrı ayrı tartışılmalıdır. NMIBC’lerde bu araştırmalar klinik açıdan “BCG tedavisine cevap alınamamış NMIBC’lerde CTC ve/veya ctDNA sonucuna göre radikal tedavi gerekebilecek hastaların progresyondan önce öngörülebilmesi, immünoterapiden yarar görebilecek hastaların belirlenmesi, standart kontrol yöntemleri olan sistoskopi ve sitoloji ile kaçırılan lokal nükslerin tespit edilebilmesi ” gibi amaçlarına yöneliktir. MIBC’lerde bu araştırmaların başta gelen amacı “metastatik olduğu şüpheli hastaları RC öncesi öngörebilmek, neoadjuvant tedavi görmüş yada görmemiş hastalarda CTC ve/veya ctDNA sonuçlarına göre radikal sistektomi sonrasında adjuvant tedavi gerekenleri öngörebilmek, adjuvant tedavi olarak immünoterapiden (anti-PD-L1, immune checkpoint inhibitor- ICI) yarar görebilecek hastaları belirleyebilmek” gibi amaçlarına yöneliktir. Gerek NMIBC’lerde gerekse MIBC’lerde konvansiyonel takip yöntemleri olan sistoskopi, sitoloji, görüntüleme yöntemleri belirtilen amaçlar için kimi zaman yetersiz kalmaktadır. Gelecek çalışmalarda MIBC’li hastalardan üçlü tedavi (trimodal terapi, TMT) için uygun olanların seçiminde ctDNA testi sonuçlarından yararlanılabileceği öngörülmektedir.
-Adeleye invaziv olmayan mesane kanserlerinde şimdiye kadar biomarker olarak pek çok test araştırması yapılmıştır. FDA adeleye invaziv olmayan mesane kanserlerinde nüks araştırmasında idrar-bazlı 6 farklı marker kullanımına izin vermiştir (54). Ancak bu biomarker’ların sensitivite ve spesivitelerinin düşük olması sebebiyle hiçbirinin kullanımı yaygınlaşmamıştır, klinik pratikte beklendiği oranda yer bulamamışlardır. NMIBC’lerde nüks riskini araştırmada şimdiye kadar araştırılan başlıca biomarker’lar “NMP22, UroVysion, BTAstat ve benzerleri sayılabilir, bunların negatif prediktif değerleri (NPV) ve spesiviteleri düşük bulunmuştur. Yakın zamanda NMIBC’lerde üriner biomarker olarak Uromonitor test ile daha iyi NPV sonuçları alındığı bildirilmiştir, bu yeni testte NMIBC’lerle ilişkili olan 3 gen’deki (TERT, FGFR3, KRAS) değişimler araştırılmıştır (55,56).
-ctDNA çalışmaları pekçok kanserde periferik kandan alınan örneklerde yapılmaktadır. Mesane kanserlerinde periferik kanda ctDNA araştırılmasından başka idrarda kanser DNA’sı araştırması da (utDNA) klinik sonuçlar açısından oldukça yol gösterici olmaktadır. Anlaşılacağı üzere idrarda utDNA sonuçları NMIBC’ler için yararlı yada yol gösterici olmaktadır. MIBC’lerde utDNA’nın pozitif olması beklenen bir sonuçtur. Ward DG and Bryan RT editoryal yorumlarında “idrarda tümör DNA testinin (utDNA) sistoskopiye göre patolojik bulgu olmayan (disease-free kabul edilen) NMIBC’lilerde prognostik bir gösterge olduğunu” belirtmişlerdir(57).
-NMIBC’lerde teorik olarak periferik dolaşımda ctDNA negatif olması düşünülür, eğer pozitif ise o hastanın MIBC’li olabileceğini yada metastatik olabileceğini düşünmek mümkündür. Çünkü adeleye invaziv olmayan mesane kanserinde periferik kanda CTC yada tümör hücrelerinin DNA’sı olmaması gerektiği, eğer CTC varsa klinik olarak görüntüleme teknikleri ile kanserin mesane dışına çıktığı gösterilemese bile kanserin invaziv evreye geçmiş olabileceği ve mesane dışına çıkmış olabileceği düşünülebilir. Bazen de periferik dolaşımda ctDNA pozitif olan bir kısım hastada sonradan negatifleşme olabilmektedir. Sonuç olarak klinik evre NMIBC’li bir hastada periferik dolaşımda ctDNA pozitif bulunması kanserin adeleye invaziv olmadığı sonucuna şüphe düşürmektedir.
Adeleye invaziv olmayan mesane kanserlerinde (NMIBC’lerde) ctDNA, utDNA çalışmaları
-Yüksek riskli NMIBC’lilerde standart tedavi TUR-TM, devamında seçilmiş vakalarda 4-8 hafta sonra reTUR-TM ve takiben intravezikal BCG uygulanmasıdır (58). Standart BCG tedavisi “6 hafta indüksiyon dozundan sonra 3 yıla kadar uzanan idame “ uygulanması olarak yapılır (59,60). Tedaviye cevap standart uygulamalarda sistoskopi ve idrar sitolojisi ile değerlendirilir. Takipte bazen standart sistoskopik takip ve sitoloji yetersiz kalabilmektedir; sistoskopinin sensitivitesinin %65-%71 olduğu, sitolojinin sensitivitesinin sistoskopiye göre daha düşük olduğu belirtilmektedir (61,62). İdrarda tümör DNA’sı (utDNA) sonuçlarının standart tetkiklerle (sistoskopi, sitoloji ile) tespit edilemeyen kanserlerin tespitinde avantaj sağladığı düşünülmektedir, nüks yada progresyonun daha erken tespit edilebildiği belirtilmektedir, bundan başka utDNA ile tedaviye cevap hakkında da güçlü kanaat belirlenebilmektedir. BCG tedavisi almamış hastalarda yada BCG tedavisine dirençli hastalarda daha önceki çalışmalarda utDNA sonuçlarının hem first-line tedavilerde prognostik olarak hem de second-line tedavileri takipte oldukça yararlı sonuçlar verdiği belirtilmiştir (63-65).
-BCG tedavisine cevap alınamamış NMIBC’lilerde öncelikli tedavi seçenekleri “yeniden BCG ile indüksiyon, second-line tedaviler, radikal sistektomi, yeni immünoterapi ajanlarıyla tedavi (pembrolizumab gibi), nadofaragene gene tedavisi “ olabilmektedir (66-69). Bu hastaların tümünde olmasa da bir kısmında detrüsöre invazyon gelişmiştir, ancak klinik olarak biyopsi ve görüntüleme teknikleri ile adeleye invazyon gösterilemediği sürece bunlar “klinik olarak NMIBC’li” kabul edilirler.
-St-Laurent et al nın “BCG tedavisine cevap alınamayan ve bu sebeple atezolizumab (immünoterapötik ajan) tedavisi gören NMIBC’li hastalarda utDNA bulgularının nüks riskini öngörmede önemini” araştırdıkları çalışmalarında; araştırmanın BCG-unresponsive olan ve atezolizumab tedavisi gören 89 hastayı kapsadığı, bazalda (yani atezolizumab tedavisine başlamadan önce) 61 hastanın utDNA testinin pozitif olduğu (%69), tedaviden sonra 6 ayda başlangıçta cis’lu 38 hastadan 5 hastada (%13) komplet cevap alındığı, bazalda utDNA testi negatif olan 14 hastadan 10 hastada (%71) komplet cevap alındığı, 18 ayda total olarak bazalda utDNA testi pozitif versus negatif olan hastalarda EFS’ın (bir girişim gerektirmeyen yaşam süresi) sırayla %23 vs %51 olduğu (s), bu bulgulara göre bazalda ve 3.ayda idrarda tümör DNA’sı araştırılması testinin (utDNA) BCG-unresponsive hastalardan immünoterapiden yarar görebilecek olanları ayırt edebileceği bildirilmiştir(64).
-Bahiburg et al nın “BCG tedavisi gören yüksek riskli adeleye invaziv olmayan mesane kanserli hastalarda idrarda tümör DNA’sının (utDNA) “nüks ve tedaviye cevabı belirlemede etkinliğini” araştırdıkları retrospektiv çalışmalarında; primer amacın pre-BCG ve post-BCG utDNA sonuçlarına göre 12 ayda nükssüz survival’ı (RFS) belirlemek olduğu, sekonder amacının da nüks belirlemede utDNA’nın sensitivite ve spesivitesini belirlemek olduğu, utDNA’nın nükse kadar geçen sürede “lead-time’a etkisini” belirlemek olduğu, utDNA testi yapmanın amacının “pozitif utDNA sonucu olan fakat negatif sistoskopi sonuçlu hastalarda lead-time’ın yararını belirlemek (yani sistoskopi sonucu negatif olduğu halde utDNA testi ile pozitif sonuçlu hastalarda nüksü erken belirlemek) olduğu,
-değerlendirmeye alınan yüksek riskli hasta sayısının 58 olduğu, hastalardan BCG tedavisi öncesi ve BCG tedavisi sonrası arşivde bulunan idrar örneklerinde utDNA araştırması yapıldığı, sonuçların “pozitif ve negatif “ olarak kategorize edildiği, yüksek risk tanımının “TUR-TM spesmeninin histopatolojik incelenmesi sonucunda yüksek grade’li papiller tümör (Ta yada T1) yada cis görülmesi“ olarak tanımlandığı, en az indüksiyon tedavisini tamamlamış hastaların değerlendirmeye alındığı, BCG indüksiyon tedavisinden önce ve ilk TUR-TM’den 4-8 hafta sonra reTUR-TM yapıldığı, nüks gelişmeyen yada intolerance görülmeyen hastalarda BCG tedavisinin SWOG protokolüne göre TUR-TM/reTUR-TM’den 2-4 hafta sonra 3 yıla kadar uzanan idame (maintenance) tedavisi uygulanarak yapıldığı, ilk kontrol sistoskopisinin indüksiyon tedavisinin son doz uygulanmasından 6-8 hafta sonra yapıldığı, ortalama takibin 15.4 ay olduğu, 12 ayda 18 hastada nüks görüldüğü, nihayetinde %33 hastaya RC yapıldığı,
-utDNA pozitif hastalarda 12 ayda RFS’ın %61 versus utDNA negatif hastalarda da %85 (s) olduğu, çok değişkenli analizlerde pre-BCG utDNA’nın nüks için en güçlü prognostik faktör olduğu (s),
– post-BCG sonrasında 47 hastadan 43 hastanın negatif sistoskopi bulgusu ve negatif sitoloji bulgusunun olduğu fakat daha sonra 11 hastada nüks geliştiği, post-BCG “utDNA pozitif hastalarda (8 hasta) 12 aylık RFS’ın %25 olduğu versus utDNA negatif hastalarda (35 hasta) 12 aylık RFS’ın %91” olduğu (s), çok değişkenli analizlerde post-BCG utDNA’nın nüks için prognostik faktör (s) olduğu,
-negatif sistoskopi bulgusu olan hastalarda ortalama utDNA lead-time’ın 4.1 ay olduğu, yani klinik nüks görülmeden ortalama 4.1 ay önce utDNA sonucu ile nüksün öngörülebildiği, 1 yılda %67 hastada (9 hastadan 6 hastada) sistoskopi bulgusu negatif olduğu halde utDNA ile nüksün erken belirlenebildiği (not: bu 6 hastadan 4 hastaya RC yapıldığı, 2 hastada MIBC geliştiği),
-pre-BCG utDNA pozitif olup tedavi sonrası (post-BCG) negatifleşen hastaların 12 ayda %11 de nüks gelişirken pre ve post-BCG her ikisi de pozitif utDNA’lı olan hastaların %67 de 12 ayda nüks geliştiği,
-en sık mutasyon görülen genlerin TERT, TP53, KDM6A ve ARIDIA genleri olduğu,
-sonuç olarak utDNA testinin BCG tedavisi alan hastalarda nüks gelişimini daha erken tespit edebildiği, buna göre BCG tedavisi başarılı olmayan NMIBC’lilerden RC gerekebilecek hastaların daha erken belirlenebileceği bildirilmiştir(70).
-Dudley et al nın 67 sağlıklı birey ve 118 NMIBC’li hastada idrarda tümör DNA’sı (utDNA)
sonucuna göre klinik sonuçları araştırdıkları çalışmalarında; idrar örneklerinde “”recurrent single-nucleotide variants (SNVs), insertions/deletions, copy number alterations” ların araştırıldığı, mutasyone DNA fragmanlarının araştırıldığı, NMIBC’lilerde ortalama 6 mutasyon tespit edildiği, en yüksek mutasyonun PLEKHS1 geninde olduğu ve %46 olduğu, sitoloji pozitif hastaların %37.8 de nüks geliştiği, hem utDNA ve hem de sitoloji pozitif hastaların ise %84 de nüks geliştiği (s), takiplerde ise utDNA pozitif tespit edilen hastaların %91 de nüks geliştiği ve utDNA tespit edilenlerden %92 vakada klinik progresyon görüldüğü bildirilmiştir(71).
Klinik olarak metastatik olmayan adeleye invaziv mesane kanserlerinde (MIBC’lerde) ctDNA çalışmaları ve adjuvant immünoterapiden (anti-PD-L1, immune checkpoint inhibitor- ICI) yarar görebilecek hastaların belirlenmesi
-Metastatik olmayan adeleye invaziv mesane kanserleri (MIBC) için radikal tedavi küratif amaçla yapılmasına rağmen ortalama 2 yılda RC yapılanlardan %50 hastada yüksek riskli bölgesel yada uzak metastaz gelişmektedir(72-75). RC’den önce yapılan NAC’ye bunlardan sadece %40-%45 hastada patolojik cevap alınabilmiştir(76,77). RC’den sonra nüks riski yüksek olanlara adjuvan tedavi başlanmasının, örneğin immune checkpoint inhibitor- ICI başlanmasının yararı olabileceği bazı araştırmalarda belirtilmiştir. Agressiv tedaviye rağmen nüks riski yüksek hastaların belirlenmesinde ctDNA umut verici bir biomarker olarak görünmektedir. ctDNA metastatik nüksün erken tespitinde ve tedaviye cevabın takibinde minimal invaziv bir “biomarker” özelliğindedir.ctDNA analizleri periferik kanda mutant genlere yönelik araştırmalardır.
-MIBC’lerde RC’den sonra adjuvan “immuno checkpoint inhibitors”lerinin (ICI’lerin) bazı hastalarda plaseboya göre hastalıksız sağ kalıma (DFS) yararı olduğu belirtilmesine rağmen tüm sağ kalım açısından avantajları belirsizdir, bunların yararlı olup olmadığı hakkındaki kanaatler net değildir. Bu sebeple adjuvant tedaviden yarar görebilecek hastaların belirlenebilmesi rasyonel yaklaşım olacaktır. Küratif tedaviden sonra plasmada “rezüdüel tümör hücrelerine ait serbest DNA moleküllerinin (ctDNA)” sonuçları ürotelyal kanserler de dahil bir kısım kanserlerde kanserle ilgili spesifik genomic durumu” yansıtmaktadır (78). MIBC’lerde RC’den sonra takiplerde nüksün belirlenmesi ve tedaviye cevaplar standart olarak konvansiyonal görüntüleme gereçleri ile yapılmaktadır, ancak bu gereçlerin nüksün erken belirlenmesine yada mikrometastazların erken belirlenmesine katkısı zayıftır, adjuvant tedavilerden yüksek yararlar görülmemesinin sebeplerinden biri de metastazın geç tespit edilmesi olabilir. Plazma ve idrarında yüksek seviyede tümör DNA’sı tespit edilen mesane kanserli hastaların büyük çoğunluğunda progresyon ve/veya metastaz geliştiği birçok araştırmada bildirilmiştir (16,79-81).
– MIBC’li ve RC yapılmış hastalarda adjuvant immünoterapi gereken hastalarla ilgili olarak FDA, EAU, ESMO gibi kurumlar tarafından bazı kriterler konmuştur. Nivolumab tedavisi için FDA “PD-L1 seviyesi ölçülmeksizin yapılabileceğini”, the European Medicines Agency “PD-L1 ekspresyon seviyesi %1 yada daha yüksek olanlarda kullanılmasının uygun olacağını”, EAU “nivolumab tedavisinden önce PD-L1 ölçülmesini” önermişlerdir. EAU, NCCN, ve ESMO guideline’larında ileri evre yada metastatik ürotelyal kanserlilerde cisplatin-bazlı kemoterapiye uygun olmayan hastaların belirlenmesi için doku örneklerinde PD-L1 araştırılması önerilmiştir. İmmünoterapi metastatik mesane kanserlerinin tedavisinde
de kullanılmaktadır. Keynote-052 çalışmasında lokal ileri yada metastatik ürotelyal kanserlilerde cisplatin-bazlı kemoterapiye uygun olmayanlarda pembrolizumab uygulanması araştırılmıştır; kombine pozitif skor 10 yada daha yüksek olanlarda versus 10 dan daha düşük olanlarda objektif cevap oranlarının sırayla %47.3 vs %20.3 olduğu bildirilmiştir(82). Cisplatin bazlı kemoterapiye uygun olmayan hastalarda immün hücre skoru %5 yada daha yüksek olanlar için atezolizumab, CPS skoru 10 yada daha yüksek olanlar için pembrolizumab kullanılması önerilmiştir.
-Bellmunt et al nın “IMVigor010” faz 3 çalışmasında; araştırmaya ypT2-T4a yada pT3-4a mesane kanserli veya üst üriner sistem ürotelyal kanserli hastaların alındığı, daha önce adjuvant radyoterapi yada adjuvant kemoterapi alanların dahil edilmediği, 809 hastanın RC’den sonra 14 hafta içinde 1:1 oranında 16 siklus atezolizumab vs izleme randomize edildikleri, primer amacın her iki gurupta hastalıksız sağ kalım (DFS) oranını belirlemek olduğu, sonuçta atezolizumab tedavisinin DFS’da iyileşme sağlayamadığı ve yan etkiler sebebiyle tedaviyi bırakma oranının yüksek olduğu bildirilmiştir(83). Aynı amaçla Powles et al nın çalışmalarında ctDNA pozitif hastalardan atezolizumab uygulananlarda izlem uygulananlara göre DFS’ın ve tüm sağ kalımın (OS) anlamlı derecede daha iyi olduğu, ctDNA negatif hastalarda atezolizumab versus izlem arasında survival farklılığı olmadığı bildirilmiştir(84). Powles et al atezolizumab tedavisi alanlarda “ctDNA clearance” oranının (pozitiflikten negatifliğe dönüşümünün)” %18.2 olduğunu versus izlem gurubunda bu oranın %3.8 olduğunu (diğer bir ifadeyle atezolizumab uygulananların periferik dolaşımında ctDNA temizlenmesinin sadece izlem yapılanlara göre daha yüksek oranda olduğu) belirtmişlerdir(84).
-Powles et al nın “adeleye invaziv mesane kanserlerinde adjuvan olarak atezolizumab’dan (anti-PD-L1, immune checkpoint inhibitor, ICI) yarar görecek hastaların belirlenmesi ile ilgili update çalışmasında ; hastalara randomize olarak 1 yıl süreyle atezolizumab vs izlem uygulandığı, 2021 deki ilk verilerde adjuvant atezolizumab uygulanmasının bir avantaj sağlamadığının görüldüğü, ortalama 46.8 aylık takipte atezolizumab tedavisinin kontrol guruna göre OS’da iyileşme sağlamadığı, kontrol (izlem) gurubunda ctDNA pozitif olanlarda negatif olanlara göre daha kısa OS görüldüğü, atezolizumab tedavisi ile daha yüksek seviyede ctDNA azalması olanlarda daha uzun OS görüldüğü (%50-%99 azalanlarda 34.3 ay vs %50 den daha az azalanlarda 19.9 ay), OS farklılığının özellikle “ctDNA pozitif ve daha düşük PD-L1 ekspresyonu” olanlarda görüldüğü bildirilmiştir(85).
-Yakın zamanda gerçekleştirilen TOMBOLA çalışması open-label, faz II, single-arm bir çalışmadır, bu çalışmada ctDNA sonuçlarına göre RC’den sonra atezolizumab ile adjuvan immünoterapi sonuçları araştırılmıştır; hastalara TUR-TM’den sonra, NAC uygulanmış ve RC’den önce ve sonra ctDNA ölçümleri yapılmıştır. Hastalara düzenli aralıklarla görüntüleme tetkikleri yapılmıştır. ctDNA negatif hastalara 3 yıla kadar, ctDNA pozitif hastalara da 5 yıla kadar düzenli ctDNA testleri yapılmıştır. RC’den sonra ctDNA pozitif hastalara atezolizumab (immünoterapi) uygulanmıştır. Çalışmanın primer amacının imıünoterapi ile komplet cevap (CR) oranını belirlemek olduğu, komplet cevap kriterinin “son plazma örneğinde ctDNA kalmamış olduğunun görülmesi (ctDNA clearance) yani ctDNA’nın negatifleşmesi ve görüntülemelerde kanser tespit edilememesi” olduğu,
-çalışmada 178 hastanın sonuçlarının değerlendirildiği, RC’den sonra 2 yıl içinde %58 hastada ctDNA pozitif olduğu, adjuvant atezolizumab ile tedavi edilen hastalarda CR oranının %60 olduğu,
-12 ayda adjuvant atezolizumab ile tedavi edilen hastalardan ctDNA pozitif olanlarda versus negatif olanlarda nükssüz survival’ın (RFS) sırayla %76 vs %97 olduğu,
-ctDNA pozitif bulunan hastaların bir kısmında görüntülemelerde kanser görülemediği, bu sebeple bunların nüks olarak kabul edilmesinin güç olduğu bildirilmiştir(86).
-Atezolizumab tedavisi gören ctDNA pozitif hastalarda ctDNA temizlenmesi (clearance, ctDNA’nın negatifleşmesi) oranı TOMBOLA çalışmasında (86) IMvigor011 çalışmasındaki (87) sonuçlara göre daha yüksek (%60 vs %25) bulunmuştur. MIBC’lerle ilgili ctDNA çalışmalarından IMvigor010 çalışmasında ortalama hastaların %40 da ctDNA’nın pozitif olduğu ve pozitif vakalarda klinik sonuçların da kötü olduğu, ctDNA sonuçları ile klinik sonuçların korelasyon gösterdiği (83), bu çalışmanın validasyonu olan “prospektiv-randomize faz 3 IMvigor011” çalışmasında da RC’den sonra ısrarlı olarak (peristent) ctDNA negatif hastalara adjuvant tedavi gerekmediği belirtilmektedir (88,89). ctDNA testinin zamanlamasının pozitiviteyi etkileyebileceği, bazı hastalarda zamanla tedavi uygulanmadan ctDNA’nın temizlenebileceği (“clearance” olabileceği) yani negatifleşebileceği belirtilmektedir(86).
-Christensen et al MIBC’lilerde “plazmada cell-free DNA” araştırılması ile metastatik nüksün erken tespitini ve tedaviden alınan cevabın erken sonuçlarını araştırmışlardır(90). Çalışmanın 2013-2017 dönemini kapsadığı, MIBC’li 68 hastada “ilk teşhiste, NAC kemoterapi esnasında, radikal sistektomiden önce ve radikal sistektomi sonrası takip sürecinde” ctDNA’nın araştırıldığı belirtilmektedir. Kemoterapiden sonra patolojik evre küçülmesinin kriterleri “pTa, CIS, N0 yada daha düşük olması” olarak kabul edilmiştir. RC’den sonra ortalama takibin 21 ay olduğu, nüks takibinin yapıldığı 64 hastadan 13 hastada (%20) nüks görüldüğü, ctDNA sonuçlarının pozitif (2 yada daha fazla variant tespit edilmişse) yada negatif olarak değerlendirildiği,
-NAC’den önce ilk teşhiste ctDNA durumunun güçlü bir prognostik faktör olduğu, ilk transuretral rezeksiyondan sonra ctDNA pozitif olanlarda tüm süreçte ve 12 ayda nüks oranlarının sırayla %46 ve %42 olduğu, ctDNA negatif olanlarda ise tüm süreçte ve 12 ayda nüks oranlarının %0 ve %0 olduğu (s), bu sebeple ilk teşhiste ctDNA durumunun kemoterapiden sonra ve RC’den sonra uzun süreli klinik sonuçlar açısından güçlü bir prognostik faktör olduğu,
–NAC’den sonra RC’den önce ctDNA pozitif olanlarda tüm süreçte ve 12 ayda nüks oranlarının sırayla %75 ve %75 olduğu versus ctDNA negatif olanlarda da tüm süreçte ve 12 ayda nüks oranlarının sırayla %11 ve %7 olduğu, NAC’den sonra RC’den önce ctDNA pozitif olanların tamamında RC patolojisinde rezüdüel kanser (evre T1 ve/veya LN metastazı) bulunduğu versus NAC’den sonra RC’den önce ctDNA negatif olanların tamamında patolojik evrenin pT0 olduğu,
-RC’den sonra takip evresinde ctDNA pozitif seyredenlerde tüm süreçte ve 12 ayda nüks oranlarının sırayla %76 ve %59 olduğu, RC’den sonra takip evresinde ctDNA negatif olanlarda tüm süreçte ve 12 ayda nüks oranlarının sırayla %0 ve %0 olduğu, RC’den sonra herhangi bir zamanda ctDNA sonucunun radikal sistektomi öncesi LN durumu ve patolojik evre küçülmesi gibi prediktör faktörlerden daha güçlü prediktör olduğu, çok değişkenli analizlerde ctDNA durumunun RC’den sonra nükssüz survival (RFS) için güçlü (s) prediktör olduğu, metastatik nüks gelişmiş hastalarda ctDNA pozitifliğinin konvansiyonal gereçlerden 96 gün önce (ortalama lead time) bunu belirleyebildiği,
-tedaviye cevabın belirlenmesinin en güçlü belirtecinin evre küçülmesi (pTa, CIS, N0) ve pT0N0 durum olduğu ve bunların sırayla %66 ve %66 olduğu, totalde ctDNA negatif hastaların %85 de evre küçülmesi görüldüğü, başlangıçta ctDNA pozitif olan fakat sonradan (tedaviden sonra) negatifleşmiş hastaların tedaviye cevap oranının %53 olduğu fakat tedaviden sonra ctDNA negatifleşmemiş hastalarda tedaviye cevap oranının %0 olduğu, neoadjuvant tedaviden önce ctDNA pozitif olan ve tedavi sürecinde de pozitif seyreden hastalarda kanser nüksünün anlamlı derecede yüksek olduğu, ERCC2 mutasyonlu hastalarda kemoterapiye cevap oranının anlamlı derecede olmasa da (ns) yüksek olduğu,
-sonuç olarak MIBC’lilerde ctDNA’nın kemoterapi uygulanmadan önce kemoterapiye cevabı belirlemede, kemoterapi esnasında tedaviye cevabı öngörmede, cerrahi sonrası kanser nüksünü erken belirlemede prognostik bir biomarker olduğu, ctDNA’nın kanser nüksünü radyolojik bulgulara göre daha erken tespit edebildiği bildirilmiştir(90).
-Bu sonuçlara göre MIBC’lerden tedaviye cevabın en yüksek derecede olumlu sonuçlanabileceği hasta gurubunun ilk teşhiste ctDNA negatif hastalar olduğu, RC’den en yüksek derecede yararlananların bunlar olduğu görülmektedir. NAC’den önce ctDNA pozitif hastalarda nüks riskinin yüksek olduğu görülmüştür. Bundan başka tedavi esnasında ctDNA negatifleşmiş hastalarda evre küçülmesinin (downstaging) %53 oranında görüldüğü, ctDNA negatifleşmeyen hiçbir hastada downstaging görülmediği, ctDNA negatifleşen hastalara (ki bunlar kemoterapiye olumlu cevap veren hastalardır) RC’den önce ilave siklus kemoterapi verilebileceği belirtilmiştir(90). RC’den sonra ctDNA pozitif bulunan 17 hastadan 13 hastada nüks gelişmiştir.
-Lindskrog et al “MIBC’li NAC kemoterapi görmüş ve devamında RC yapılmış 68 hastada 712 plazma örneğinde” ve “NAC görmeden RC yapılmış 102 hastada 153 plazama örneğinde “ ctDNA’nın prognostik önemini araştırmışlardır(91). Lindskrog et al nın çalışma gurubu daha önce MIBC’lerde ortalama 21 aylık ctDNA takip sonuçlarını bildirmişlerdir(Christensen et al, 90). RC’den önce plazma örneği alınan ve devamında RC’den sonra da plazma örneği alınanların analize dahil edildiği, 16 variant’ın PCR yöntemiyle araştırıldığı, plazma örneklerinde en az 2 variant tespit edilenlerin “ctDNA pozitif” kabul edildiği,
-klinik nüks tanımının “son plazma örneği alındıktan sonra 2 yıl içinde radyografik olarak tespit edilmiş nüks görülmesi” olarak yapıldığı, “nüks yok” tanımının da “son plazma örneği alındıktan sonra 2 yıl içinde radyografik olarak nüks tespit edilmemesi” olarak yapıldığı,
– RC’den sonra ortalama takibin 68 ay olduğu ve takipte nüks oranının %28 olduğu (65 hastadan 18 hastada), NAC almamış hastalarda nüks oranının %44 olduğu,
–sonuçların değerlendirilmesinde “NAC’den önce (ilk teşhiste), NACden sonra RC’den önce, RC’den 1 yıl sonraki ctDNA durumunun” sayılan her 3 evrede de anlamlı derecede prognostik olduğu,
–RC’den sonra ilk yıl içinde nüks gelişen tüm hastaların ilk teşhiste (NAC’den önce) ctDNA pozitif hastalar olduğu, ilave olarak RC’den sonra 21-60 ay içinde 5 hastada nüks geliştiği (bun 5 hastadan 3 hastanın NAC’den önce ctDNA pozitif olduğu ve takipte RC’den sonra 2 yıl içinde ctDNA pozitif olduğu, diğer 2 hastanın RC’den sonra ctDNA negatif olduğu halde sonradan nüks gelişen hastalar olduğu),
-total olarak RC’den sonra son değerlendirmede ctDNA pozitif hastalarda nüks oranının %94 olduğu (17 hastadan 16 hasta) ctDNA negatif olanlarda ise nüks oranının %2 olduğu (48 hastadan 2 hastada), bu sonuçlara göre ctDNA’nın nüks belirlenmesinde sensitivite ve spesivitesinin sırayla %94 ve %98 olduğu,
-RC’den sonra metastatik nüks görülen hastalarda (16 hasta) radyografik teşhisden (önce) ortalama “lead-time” ın 123 gün olduğu,
-(tedaviye cevabın takibinde ctDNA’nın yeri ile ilgili olarak) patolojikevre küçülmesi (downstaging) görülen hasta oranının %67 olduğu (66 hastadan 44 hastada), patolojik evre küçülmesi görülmeyen %43 hastada (21 hastadan 9 hastada) RC’den sonra 1 yıl içinde metastatik nüks görüldüğü,
-ilk teşhiste ctDNA negatif olan 36 MIBC’li hastada patolojik evre küçülmesinin %89 olduğu (36 hastadan 32 hastada), NAC’den sonra RC’den önce ctDNA negatif olan hastalarda patolojik downstaging oranının da %80 olduğu (55 hastadan 44 hastada),
–çok değişkenli analizlerde RC’den önce ctDNA pozitif olanlarda ve NAC’den sonra ctDNA negatifleşmeyenlerde RFS’ın anlamlı derecede daha kötü olduğu, NAC görmemiş hastalarda RC öncesi ctDNA pozitif olanlarda ve RC sonrası ctDNA pozitif olanlarda prognozun oldukça kötü olduğu ve ctDNA’nın prognostik bir prediktör olduğu bildirilmiştir(91). Lindskrog et al nın bu araştırmasında RC’den sonra 1 yıl içinde nüks oranı yönünden ilk teşhiste ctDNA negatif ve NAC almamış olanlarla versus NAC alıp negatif ctDNA olanlar karşılaştırıldığında nüks oranlarının sırayla %10 vs %0 olduğu (ns) belirtilmiştir. NAC almamış ctDNA pozitif hastalarla versus ctDNA pozitif NAC almış hastaların 1 yıllık sürede RFS’ın benzerlik gösterdiği belirtilmiştir. Nüks gelişen vakalarda nüksün anatomik yerinin (lokal yada uzak olmasının) ilk teşhisteki ctDNA sonucuyla ilişkili olmadığını belirtmişlerdir. Lindskrog et al hipotez olarak “ilk teşhiste ctDNA negatif olan MIBC’lilerin NAC’ye ihtiyaç duymadıklarını (NAC gerekmediğini) ve bu sebeple NAC görmüş ctDNA negatif olanlarla benzer nüks oranı gösterdiklerini” ileri sürmüşlerdir.
– Lindskrog et al nın bu araştırmasında dikkat çekici sonuçlar vardır; bunlardan biri NAC almamış ve RC öncesi ctDNA negatif 5 hastada RC’den sonra 1 yıl içinde nüks gelişmesidir, otörler bu durumun “alınan örnek kalitelerinin zayıf olması ile ilgili” olabileceğini belirtmişlerdir. NAC görmüş ve RC’den önce ctDNA pozitif olan 2 hastada metastaz gelişmediği görülmüştür, bu iki hastada RC’den sonra ctDNA’nın negatifleştiği belirtilmiştir. NAC almamış, RC öncesi ctDNA pozitif olan ve RC sonrası ctDNA negatifleşen 4 hastada takiplerde metastaz gelişmemiştir. Sıgara içip içmeme durumu ile bazalda ctDNA pozitifliği arasında ilişki bulunamamıştır. ctDNA pozitif tümörlerde en yüksek (s) mutasyonlu genin TP53 olduğu, belirtilmiştir. Lindskrog et al RC öncesi plazmada ctDNA ve idrarda utDNA testlerinin kombine analizleri ile mesane koruyucu tedavi yaklaşımına (TMT’ye) uygun hastaların daha güvenilir olarak seçilebileceğini belirtmektedirler (91). Sonuç olarak NAC almamış hastalarda RC’den önce ve sonra ctDNA tespit edilenlerde (pozitif olanlarda) RFS’ın anlamlı derecede daha kısa (s) olduğu, ctDNA negatif hastalardan NAC alanlar ve almamış olanlar arasında tüm sağ kalım (OS) ve RFS yönlerinden anlamlı derecede farklılık olmadığı (ns) belirtilmiştir(91).
-Araştırmalarda tümör evresi, tümör çapı gibi bazı faktörlerin ctDNA sonuçları üzerine etkili olduğu bildirilmiştir(92-95). İleri evre yüksek volümlü bazı kanserlerde ctDNA beklenenin aksine negatif bulunabilmektedir, böyle bir sonuçta “yaşın, obezitenin ve diabetin” etkileri olabileceği (96) ve “histoloji, proliferasyon oranı” gibi tümör karekteristiklerinin etkili olabileceği (97) ileri sürülmüştür.
– Sfakianos et al MIBC’lerde radikal sistektomiden önce ve RC’den sonra sirkülasyonda ctDNA araştırması yaparak “ctDNA ile hastalıksız sağ kalım ilişkisini, NAC’den yarar görebilecek hastaların belirlenmesini, nüks riski açısından ctDNA’nın önemini” retrospektiv çalışmalarında araştırmışlardır (98). Çok merkezli 2016-2022 dönemini kapsayan
retrospektiv bu çalışmada klinik evre I-IV RC’ye giden mesane kanserli 167 hastada cell-free DNA (ctDNA) araştırıldığı, ctDNA konsantrasyonunun plazmada mililitrede ortalama tümör molekülü olarak rapor edildiği,
-167 hastadan 74 hastanın NAC yada kemo-immünoterapi aldıkları, post-op ilk kan örneğinin post-op ortalama 10.ayda alındığı, en çok mutasyona uğrayan genlerin TP53 (%48), ARID1A (%31) ve KDM6A (%28) olduğu, en çok variant genlerden ilk üçünün “PIK3CA_p.E545K (%9), ERBB2_p510F (%7), FGFR3_p.S249C (%7)” olduğu,
-65 hastanın RC öncesi plazma örneğinin de var olduğu, bunlardan 32 hastanın (%49) neoadjuvant tedavi almadan doğrudan RC’ye gittiği ve kalan 33 hastaya RC’den önce NAC yapıldığı, 65 hastadan 26 hastada (%40) ctDNA pozitif bulunduğu, doğrudan RC’ye giden ve bunlardan ctDNA pozitif olanlarda DFS’ın daha kısa olduğu (s) ve RC’de daha yüksek patolojik evreli oldukları, RC’den önce ctDNA negatif olan ve doğrudan RC’ye giden 32 hastadan 17 hastada nüks geliştiği, tek ve çok değişkenli analizlerde ctDNA pozitifliğinin DFS için anlamlı derecede etkili risk faktörü olduğu,
-“molecular residual disease -MRD (yani mikrometastaz)” durumunun %24 olduğu, RC’den 12 hafta sonra ctDNA pozitif olanlarda negatif olanlara göre DFS’ın daha düşük (s) olduğu, verilerin son değerlendirmesinde ctDNA pozitif olanlardan %44 hastada ve ctDNA negatif olanlardan %8 hastada nüks geliştiği, sürekli ctDNA negatif olan hastalarla önceden ctDNA pozitifken sonradan negatifleşmiş hastalar arasında DFS yönünden anlamlı derecede farklılık görülmediği, ctDNA negatif olan hastaların adjuvant terapiden yarar görmedikleri,
-son değerlendirmede (RC’den sonra takipte) ctDNA pozitif olan %44 hastada negatif olanlara göre DFS’ın daha kısa (s) olduğu, sonuçta ctDNA pozitif olanların %64 de vs ctDNA negatif olan %3 hastada nüks geliştiği,
-variant histolojililerde en sık rastlanan mutasyone gene’lerin sırayla TP53 (%45.7), ARID1A (%32.6) ve KDM6A (%30.4) olduğu, variant histolojililerde DFS’ın daha kısa (s) olduğu bildirilmiştir(98).
– Cisplatin temelli neoadjuvan kemoterapiye uygun olan 20 mesane kanserli hastada bazalda ve 1 siklus kemoterapiden sonra kan örneklerinde, metastatik mesane kanserli 11 hastada ve 13 sağlıklı donörde CTC araştırmasında; CTC nin IsoFlux™ yöntemiyle belirlendiği, neoadjavan tedaviye uygun görülenlerde bazalda ortalama 13 CTC ve takipte 5 CTC bulunduğu, metastatik gurupta bazalda ortalama 29 CTC bulunduğu, sağlıklı gurupta da bazalda ortalama 2 CTC görüldüğü, analizi basitleştirmek için 0-10 CTC nin düşük, 10-30 CTC nin orta ve 30 dan fazla CTC nin yüksek kabul edildiği, kemoterapinin ve RC’nin bazı hastalarda sirkülasyondaki CTC yi düşürdüğü, bazal CTC sayısının 10 dan az olmasının %73 sensitivite ve %80 spesivite gösterdiği, CTC nin mesane kanserlerinde tedaviyi takipte biomarker olarak kullanılabileceği bildirilmiştir(99). Bu çalışmada “the IsoFlux test ile the CellSearch system” NAC gören 5 hastaya ait kan örneklerinde karşılaştırılmıştır; CellSearch sistem mesane kanserleri açısından düşük sensitivite (%17-%23) göstermektedir, IsoFlux sistem daha yüksek sensitivite gösterdiği belirtilmektedir.
Trimodal tedavi (üçlü tedavi) gören adeleye invaziv mesane kanserlilerde sirkülasyonda tümör DNA’sı/idrarda tümör DNA’sı araştırılması ve metastatik progresyonun erken tespiti
-Lokalize MIBC’ler için NAC’yi takiben radikal sistektomi (RC) yada mesane koruyucu üçlü tedavi (trimodal terapi; komplet TUR-TM + kemoterapi + radyoterapi) en yaygın uygulanan, konsensus sağlanmış tedavi seçenekleridir. MIBC’ler için RC versus seçilmiş vakalarda trimodal tedavinin (TMT) prospektiv karşılaştırmalı sonuçları olmamakla birlikte birçok retrospektiv çalışmanın analizlerinde bu iki yöntemin benzer klinik sonuçlar gösterdiği, seçilmiş vakalarda TMT’nin mesane koruyucu avantajının olduğu bildirilmiştir(100,101). Agressiv tedavilere rağmen MIBC’lerde metastaz ve mortalite riski yüksektir. TMT’nin takibi peryodik sistoskopi, idrar sitolojisi ve görüntüleme yöntemleri ile yapılmaktadır. TMT uygulanmış hastaların takiplerinde metastatik progresyonun görüntüleme gereçlerinde görülmeden önce belirlenebilmesi TMT’nin en önemli problemlerinden biri olabilir. Pre-op sistemik tedavi (NAC) + RC yapılmış hastalarda metastatik progresyonun erken tespitinde ctDNA testinin prediktiv değeri ile ilgili araştırmalarda yüksek sensitivite ve yüksek spesivite gösterdiği, radyografik bulgu ortaya çıkmadan önce ctDNA sonuçlarına göre metastatik durumun birçok vakada öngörülebildiği bildirilmiştir (90,91,98,102).
-TMT için uygun hastaların seçiminde bazı kriterler göz önüne alınmaktadır. Bu kriterler arasında TMT için uygun hastalarda ctDNA/utDNA negatifliği kriteri önceki çalışmalarda görülmemektedir, ancak yeni çalışmalarda TMT için hasta seçiminde ctDNA ve utDNA’nın kriter olarak alınması önerilmektedir. Yakın zamanda gerçekleştirilen 4 klinik çalışmanın sonuçlarındamesaj olarak “ctDNA ve utDNA sonuçlarının mesane koruyucu stratejide doğru karar vermeyi (mesanenin korunup korunmaması kararını doğru vermede) güçlendirici olduğu, ctDNA ve utDNA sonuçlarının klinik kararla aynı sonuçları vermeyebileceği, tek başına klinik sonuçlara göre karar vermenin yetersiz kalabileceği” bildirilmiştir(34,103-105). Belirtilen bu çalışmalarda TMT ile tedavi öncesi pozitif ctDNA olan hastaların %73-%77 de “clearance (ctDNA’nın kandan temizlenebilmesi, pozitiften negatife dönüşme)” sağlanabildiği, ctDNA pozitifliği devam edenlerde prognozun lokal yada sistemik yayılma açısından kötü olduğu, cerrahi (RC) gerekeceği belirtilmiştir. Takiplerde ctDNA’nın negatiften pozitife dönüşmesi metastaz geliştiğinin ipucu olarak kabul edilmektedir. Tedaviden sonra. ctDNA negatif iken pozitifliğe dönüşen hasta görülmediği (böyle bir duruma rastlanmadığı) belirtilmiştir.
-Christensen et al invaziv mesane kanserlilerde idrar örneklerinde utDNA’yı %89 oranında versus plasmada ctDNA’yı %43 oranında tespit ettiklerini, ikisi arasındaki uyumun %46 olduğunu , hasta seçiminde ctDNA veya utDNA’nın tek başına değerlendirmeye alınması yerine ikisinin birlikte kriter olarak alınmasının daha doğru karar verilmesini sağlayacağını belirtmişlerdir(106). Yakın zamanda Necchi et al nın çalışmasının sonuçlarında utDNA’nın patolojik komplet cevabın (pCR) prediktörü olduğu belirtilmiştir (105),Galsky et al nın sonuçlarında da utDNA negatifleşmiş hastalarda pCR’ın %80 olduğu versus “clearance’i” sağlanamamış (negatifleşmemiş) hastalarda ise pCR’ın %13.3 olduğu belirtilmiştir (34). Bu verilere rağmen utDNA kanserin metastatik olup olmadığı hakkında yeterli bilgi sağlayamamaktadır. Sonuç olarak negatif utDNA’lı fakat pozitif ctDNA’lı hastalarda okkült metastaz riskinin devam ettiği, idrar örneklerinde bunun tespit edilemeyebileceği yorumu yapılmaktadır(107). Subiela et al TMT için hasta seçiminde utDNA yada ctDNA’nın tek başına değil her ikisinin birlikte kriter alınmasını önermektedirler (107). MIBC’ler için mesane koruyucu yaklaşımlarda “ctDNA ve utDNA’nın neoadjuvant tedaviden sonra sonuçları” EORTC STARBURST-1 çalışmasında (108), neoadjuvant tedaviden sonra aktif izlem versus definitiv tedavide ctDNA negatifliği ve utDNA negatifliğinin komplet cevaba (CR) etkileri NEO-BLAST çalışmasında (109), “enfortumab + pembrolizumab (immünoterapi) + radyoterapi” uygulanmasında ctDNA/utDNA sonuçları EV-PRIME çalışmasında (110) araştırılmıştır. Görüldüğü üzere bu son araştırmalarda mesane koruyucu yaklaşımlar için uygun hasta seçiminde, mesane koruyucu yaklaşımdaki hastaların takibinde ctDNA/utDNA sonuçlarının kriter olarak dikkate alınmaya başlandığı görülmektedir.
-Zhao et al retrospektiv çalışmalarında 2020-2024 döneminde TMT görmüş 32 MIBC’li hastada plazma ctDNA testi sonuçlarına göre metastatik progresyon ilişkisini araştırılmıştır(111). Hastaların TMT için seçilmiş hastalar olduğu veya RC’yi istemeyen hastalar olduğu belirtilmiştir. Takiplerde ctDNA testi yanında konvansiyonel takip protokollerinde yapılan sistoskopi, görüntüleme tetkikleri de yapıldığı, intravezikal nüks yada metastatik şüpheli durumlarda biyopsi yapıldığı belirtilmiştir. Çalışmanın amacının MFS’ı ve RFS’ı belirlemek olduğu, analizlerde hasta sayısı düşük olduğu için çok yönlü (çok değişkenli) analizlerin yapılamadığı, metastatik progresyonu araştırmak için TMT sonrası ilk ctDNA testinin 6.ayda yapıldığı belirtilmiştir.
-Hastaların büyük çoğunluğu klinik cT2N0 evrededir (ki bu evredeki hastalar TMT için seçilmiş en uygun hastalardır). Hastaların bir kısmında kötü prognostik göstergeler olan “lenfovasküler invazyon, fokal cis, tek taraflı hidronefroz bulgularının var olduğu, hastalara aynı anda kemo-radyoterapi uygulandığı, en sık uygulanan kemoterapi rejiminin cisplatin bazlı olduğu, adjuvant sistemik tedavi almadıkları belirtilmiştir.
-Total 32 hastadan 17 hastanın (%53.1) hem TMT öncesi hem de TMT sonrası ctDNA sonuçlarının var olduğu , kalan 15 hastada (%46.9) ise sadece TMT sonrası ctDNA sonuçlarının var olduğu, TMT sonrası ilk ctDNA tespiti ile son ctDNA tespiti arasında geçen ortalama sürenin 123 gün olduğu, hastalarda ölçülen ctDNA tetkik (ölçüm) sayısının ortalama 2 olduğu (range 1-6),
-hem TMT öncesi hem de TMT sonrası ctDNA sonuçları var olan 17 hastanın on beşinde ctDNA’nın negatif (-) olduğu (bu sonuç bir anlamda TMT’nin etkili olduğunu göstermektedir) ve diğer 2 hastada yani hem TMT öncesi hem de TMT sonrası ctDNA sonuçları var olan 2 hastada TMT öncesi ctDNA sonucunun (+) olduğu ve TMT sonrası bunlardan bir hastada pozitifliğin devam ettiği ve diğer hastada pozitiflikten negatifliğe döndüğü,
-total olarak 32 hastadan 4 hastanın TMT sonrası ctDNA (+) versus 28 hastanın da ctDNA (-) olarak sınıflandırıldığı,
-ortalama takibin 181 gün olduğu, TMT sonrası ctDNA ölçümlerinde ctDNA (+) olan 4 hastadan 3 hastada radyografik olarak metastaz tespit edildiği, diğer 28 hastada TMT sonrası ctDNA’nın (-) olarak devam ettiği ve metastazsız oldukları, her iki gurupta da lokal MIBC nüksü olmadığı yada salvage sistektomi gerekmediği, ctDNA (-) olan 4 hastadan sadece 2 hastada yüksek grade’li NMIBC geliştiği, metastaz gelişen ctDNA (+) olan 3 hastadan sadece 1 hastanın mesane kanseri sebebiyle öldüğü,
-ctDNA (+) olanlarda ctDNA (-) olanlara göre MFS’ın daha kötü (s) olduğu, 1 yıllık MFS’ın ctDNA (+) vs ctDNA (-) olanlarda sırayla %0 vs %100 (s) olduğu, TMT’den sonra 6 aylık ctDNA sonuçlarına göre ctDNA’nın sensitivite ve spesivitesinin sırayla %100 ve %93 olduğu, RFS’ın ctDNA (+) olanlarda negatif olanlara göre daha kötü (s) olduğu ve 1 yıllık RFS’ın ctDNA pozitif ve negatif olanlarda sırayla %0 vs %92.8 (s) olduğu,
-metastaz gelişen 3 hastada ctDNA’nın pozitifliğinin klinik olarak metastaz tespitinden sırayla 57 gün, 138 gün ve 139 gün önce var olduğu (lead time) bildirilmiştir(111).
-Zhao et al nın bu çalışması 2 açıdan önemli sonuçlar göstermektedir: 1-TMT gören MIBC’lilerde ctDNA’nın metastatik progresyon için erken prediktiv bir marker olduğu, 2-ctDNA’nın konvansiyonel görüntülemelere göre metastatik progresyonu yüksek sensitivite ve yüksek spesivite ile pozitif “lead time” olarak konvansiyonal tetkiklerden önce tespit edebildiği görülmüştür. Metastatik progresyonun erken belirlenebilmesi salvage tedavilere erken başlanması avantajını getirecektir. ctDNA pozitifliği klinik olarak metastaz tespit edilemese bile yüksek ihtimalle mikrometastatik yayılımın bir göstergesi olabilir, ctDNA pozitif olanlarda negatif olanlara göre metastatik progresyon riski daha yüksek olmaktadır, TMT sonrası ctDNA radyografik bulgulara göre ortalama 138 gün önceden (median lead time) progresyonu öngörebilmektedir. Zhao et al nın çalışması “RC yada TMT ile tedavi görmüş lokalize MIBC’lerde ctDNA’nın metastatik progresyon için prediktif bir marker” olduğunu göstermektedir.
-Zhao et al nın çalışmasında total 2 hastada NMIBC geliştiği, bu iki hastanın da ctDNA (-) hastalar olduğu, bu sonuca göre plazma ctDNA testinin NMIBC nüksü için sensitiv yada spesifik olmadığını göstermektedir. NMIBC’lerde tümör hücreleri doğrudan mesane içine dökülmektedir, NMIBC’lerde sirkülasyondan ziyade idrarda tümöre ait DNA (utDNA) tespit edilir. Bu sebeple tedavi sonrası NMIBC’lerde idrarda utDNA tespitinin nüksü belirleme ve tedavinin etkinliğini belirleme açılarından yararlı olduğu ileri sürülmüştür(42,112,113). TMT sonrası hem idrarda hem de sirkülasyonda tümör DNA’sı araştırılması lokal nüks ve uzak metastaz tespiti açılarından yararlı olacaktır. Zhao et al nın çalışmasının limitasyonları olarak “ örnek çapının küçük olması, retrospektif olması, ortalama takip süresinin kısa olması” belirtilmiştir(111).
Mesane kanserlilerde transuretral rezeksiyonun ve diğer faktörlerin sirkülasyona tümör hücresi geçişine ve sirkülasonda tümör ctDNA rastlanmasına etkisi
– NMIBC’lerin birçoğunda sonradan nüks görülebilmekte, ortalama %15 inde de progresyon ve/veya metastaz gelişebilmektedir. NMIBC’li sonradan nüks yada progresyon/metastaz görülmüş 12 hastaya ait 377 plazma ve idrar örneklerinde retrospektif olarak genomik araştırma yapılmıştır. Nüks görülen hastalarla progresyon görülen hastalar plazmalarındaki yada idrarlarındaki tümör DNA’sı yönünden karşılaştırıldığında progresyon görülenlerin progresyon gelişmeden önceki kan ve idrar örneklerinde anlamlı derecede daha yüksek oranda (s) tümör DNA’sı tespit edildiği, her hastada anlamlı derecede heterojenite tespit edildiği, sonuç olarak NMIBC’li hastalardan progresyon gelişenlerin kan ve idrarında tümör DNA’sı oranının versus sadece nüks gelişenlerin kan ve idrarındaki tümör DNA’sı oranına göre anlamlı derecede yüksek (s) olduğu bildirilmiştir(16). Birkenkamp-Demtröder et al nın 101 idrar örneğinde yaptıkları bu utDNA araştırmasında; progresyon gelişenlerin progresyondan önceki idrar örneklerinde utDNA oranının %96.5 olduğu versus sadece nüks gelişenlerde ise bu oranın %50 olduğu belirtilmiştir (16).
-Kanserli kişilerde kan dolaşımına bulunan serbest DNA’ların büyük oranda kaynağı sağlıklı hücrelerdir, az bir kısmı tümör DNA’sıdır(114). ctDNA tümöre özel (tumour specific) genomik varyantları ihtiva eder, bunlar biomarker’ların genetik belirteçleridir. ctDNA’da genomik varyantlar ileri evre kanserlerin %75 de bulunmaktadır. Bu sonuçlardan görüldüğü gibi “NMIBC’lilerden sonradan progresyon gelişenlerde genomik bazı belirteçler (tümöre ait genomik varyantlar) bulunmaktadır, diğer bir ifadeyle progresyon olayının genomik olaylara bağlı olabileceği görüşü öne çıkmaktadır.
–Engilbertsson et al invaziv mesane kanseri şüpheli 17 hastada femoral ven yoluyla vena cava’ya kateter (IVC’ya) yerleştirerek “transuretral rezeksiyon öncesinde (TUR-TM öncesinde) ve TUR-TM esnasında” dolaşıma tümör hücresi (CTC) geçip geçmediğini araştırmışlardır (115). Histopatolojide 10 hastanın MIBC’li olduğu ve 6 hastanın da NMIBC’li olduğu, 1 hastanın benign prostat hiperplazili olduğu (bu hasta analizden çıkarılmıştır) görülmüştür. TUR-TM spesmeninde tüm hastalarda detrüssör adelesinin bulunduğu belirtilmiştir (yani TUR-TM kalitesinin yüksek olduğu anlamına gelmektedir). Pre-op IVC’dan alınan kan örneklerinde sadece 3 hastada CTC pozitif bulunurken operasyon esnasında alınan IVC kan örneklerinde 6 hastada CTC pozitif bulunmuştur (bir anlamda operasyon esnasında bazı hastalarda dolaşıma CTC geçmiştir). Toplam 9 hastada (%56) 1 yada daha fazla CTC tespit edilmiştir; bunlardan 8 hasta MIBC’li 1 hasta NMIBC’li olduğu belirtilmiştir. 7 hastanın kan örneklerinde CTC’ye rastlanmadığı (%44) ve bu 7 hastadan 5 hastanın NMIBC’li olduğu 2 hastanın da MIBC’li olduğu belirtilmiştir. Ortalama operasyon süresinin NMIBC’lilerde versus MIBC’lilerde sırayla 56 dakika vs 24.5 dakika olduğu, TUR-TM esnasında ve IVC kateterin çıkarılması esnasında komplikasyon olmadığı belirtilmiştir. Ortalama takibin 11 ay olduğu, 9 hastanın radikal sistektomiye gittiği (bunlardan 4 hasta NAC almışlardır), hiçbir hastaya adjuvant tedavi uygulanmadığı, 7 hastada RC’de lenf nodu metastazı bulunduğu, 1 hastanınTUR-TM’de metastatik bulunduğu ve 3 ay sonra öldüğü, diğerlerinin halen sağ ve progresyonsuz olduğu, sonuçta TUR-TM esnasında sirkülasyona tümör hücrelerinin geçebildiği ama bunun metastaz riskini arttırıp arttırmadığı hakkında yorum yapılamadığı bildirilmiştir(115). Literatürde de periferik dolaşımda CTS tespitinin metastaza yol açıp açmadığı ile ilgili çelişkili sonuçlar bulunmaktadır.
–Sonuç olarak TUR-TM esnasında özellikle MIBC’lilerde periferik dolaşıma CTC geçebildiği, periferik kan örneklerinde IVC kan örneklerine göre CTC’nin daha düşük sayıda olduğu, TUR-TM esnasında mesane içi basıncın yüksek tutulmamasının sirkülasyona CTC geçmemesi açısından yararlı olacağı, özellikle RC’ye aday hastalarda operasyon süresinin uzun olmamasına dikkat edilmesi gerektiği belirtilmiştir(115).
Prof.Dr. Mesut Çetinkaya
Ekim 2026-Ankara

Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış.